1826 Locust Street, Bainbridge support@templaza.com
Your Cart

BURSA'da, 2015 yılında toprak altından çıkarılan 2'nci yüzyıl antik Roma dönemine ait mermer lahitin bir yüzündeki kabartma heykellerde Truva Savaşı’nın, diğer yüzünde ise mevsimleri tasvir eden kadın figürlerinin olduğu tespit edildi.

Bursa'nın İznik ilçesinde, 2015 yılında Hisardere köyü yolu üzerindeki zeytin bahçesinde 2'nci yüzyıl Roma İmparatorluğu dönemine ait mermer lahit çıkartıldı. İznik Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen lahitin dört bir yanında özenle işlenmiş kabartma heykeller, sanat tarihi uzmanları tarafından incelenmeye başlandı.
ÖNEMLİ BULGULARA RASTLANDI
Tarihi lahiti inceleyen uzmanlar, heykellerin Truva Savaşı, Yunan Aka Kralı Agamemnon ve çeyrek tanrı kabul edilen Aşil'e ait olduğunu tespit etti. Lahitin diğer yüzünde ise ilkbahar, yaz ve sonbaharı temsil eden heykeller bulunduğu belirlendi. Roma ve Bizans tarihiyle ilgilenen Nakkaş Yalçın Öztürk, konuyla ilgili olarak lahitin bir yüzünde Truva savaşının anlatıldığını, diğer yüzünde ise dört mevsimi anlatan kadın tasvirlerinin yer aldığını kaydetti. Diğer iki yüzünün de okunacağını belirten Öztürk, "Asıl önemli sorulardan biri de lahitin İznik'te olması. Efsanelerden biri Truva Savaşı'na İznik'ten giden savaşçıların olduğu yönünde, onların anısına mı yapıldı, bunu bilemiyoruz" dedi.
KRAL AGAMEMNON KİMDİR?
Yunan mitolojisinde Miken kralı olarak geçen Agamemnon, Atreus ile Aerope’nin oğlu ve Sparta kralı olan Menelaos’un da kardeşidir. Truva Savaşı’nda ordunun başına geçerek askerleri yöneten de Agamemnon olmuştur. Agamemnon, kralların kralı olarak da geçer.
AŞİL KİMDİR?
Aşil, annesi ölümlü babası tanrı olan yarı tanrı bir baba olan Peleus ile su tanrıçası olan Thetis'in oğlu olan çeyrek tanrıdır. Dünyanın en büyük savaşçısı kabul edilir. Yunan mitolojisinin en önemli kahramanlarından biridir.
BRİSEİS KİMDİR?
Yunan mitolojisine göre Troia'da Lyrnessos şehrinde soylu bir kadın. Aka orduları Troya'ya gitmeden önce bölgedeki önemli kentleri yağmaladılar. Akhilleus, Lyrnessos'u yağmalayarak Briseisi köle olarak aldı, ama sonra Agamemnon'a vermek zorunda kaldı. 

Görsel Galerisi

Son Düzenlenme Perşembe, 28 Mayıs 2020 08:26

Antalya'nın Kaş ilçesindeki dünyaca ünlü Patara Antik Kenti'nde bulunan 1900 yıllık kadın heykeli heyecan yarattı. Antik kentin tiyatro sahne binası kazılarında bulunan 1,57 metre boyundaki başı olmayan Roma dönemine ait heykelle birlikte kazılarda ortaya çıkarılan heykel sayısının 10’u geçtiğini belirten Prof. Dr. Havva İşkan Işık, antik Likya’dan günümüze kalan heykel sayısının çok az olması nedeniyle bulunan her heykel kalıntısının Likya arkeolojisi için çok kıymetli olduğunu söyledi.
Kazı çalışmaları, Akdeniz Üniversitesi'nden Prof. Dr. Fahri Işık ve ekibince 1988'de başlatılan, 1999'dan bu yana da Prof. Dr. Havva İşkan Işık başkanlığında sürdürülen Likya Birliği'nin başkenti olan Patara Antik Kenti'nde yeni buluntular heyecan yaratıyor.  Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Patara Kazı Başkanı Prof. Dr. Havva İşkan Işık, 14 Mayıs 2020 tarihinde Patara Antik Kenti sahne binası kazılarında yeni bir heykel bulduklarını açıkladı.

Ortaya çıkan heykelin son derece iyi durumda bulunduğunu ve kaliteli mermerden yapıldığını belirten Prof. Dr. Işık, heykelin mevcut yüksekliğinin 1.57 metre olduğunu ifade etti. Prof. Dr. Işık, başı bulunmayan Roma dönemine ait heykelin başıyla birlikte düşünüldüğünde gerçek bir kadın boyu yüksekliğinde tasarlandığını kaydetti. Prof. Dr. Işık, arkeolojide 'Küçük Herkulaneumlu' olarak bilinen çok tanınmış bir heykel tipine ait olduğunu vurguladı.

Patara Tiyatrosu’nun sahne binasının inşasına, o dönemde kentin önde gelen vatandaşlarından olan Quintus Vilius Titianus'un başladığını ve ölümünden sonra da kızı Vilia Prokla’nın tamamladığını ayrıca sahne binasına yerleştirilen çok sayıda heykel yaptırdığını anlatan Prof. Dr. Işık, heykelin başının bir imparator eşini ya da Vilia Prokla’nın kendisini veya aile fertlerinden birini tasvir ettiğini düşündüklerini belirtti. Antik Likya’dan günümüze kalan heykel sayısının çok az olduğunu belirten Prof. Dr. Işık, bu nedenle bulunan her heykel kalıntısının Likya arkeolojisi için çok kıymetli olduğunu söyledi.

SAHNE BİNASI İMPARATORA ADANMIŞ

Patara’nın bu çok zengin hayırsever kadını Vilia Prokla’nın tiyatro sahne binasını ve heykelleri, M.S. 147 yılında İmparator Antoninus Pius’a adayarak, açılışını yaptığını ifade eden Prof. Dr. Işık, ele geçen eserlerin, Likya’nın Roma Çağı plastiği için büyük önem taşıdığına dikkat çekti.

Prof. Dr. Işık, “Bilimsel araştırmalar özellikle eserlerin yerel ustalar tarafından mı yoksa başka ekollerden gelen sanatçılar tarafından mı yapıldığı konusunda yoğunlaşacaktır" şeklinde konuştu.

Patara Tiyatrosu sahne binası önündeki çalışmaların, daha önceki kazılarda ortaya çıkan buluntularla eşleştiğini belirten Prof. Dr. Işık, tüm heykellerin belirli bir konsept doğrultusunda yapıldığını ve bu konseptin araştırılması ile figürlerin tanımlamasının bir proje kapsamında gerçekleştirileceğini söyledi.

Son Düzenlenme Perşembe, 28 Mayıs 2020 08:32
Perşembe, 14 Mayıs 2020 23:12

BEDRİ RAHMİ EYUBOĞLU - Röportaj -1964

Yazan

BEDRİ RAHMİ EYUBOĞLU
«Türk sanatından bahsedebilmek için, köye kadar dilim varmıyor, ama kaza merkezlerine kadar gitme­dikçe, Çemişgezek de küçük bir galeri açılmadıkça TÜRK RESMl’nden söz etmek biraz zor...

inceden bir yağmur yağıyordu. Günlerden Cumartesiydi. Deniz durgun ve karanlıktı. Bir vapur iskeleye yanaşıyordu- Üşümüş elle­ri ile gazete satıyordu bir çocuk. Dalgın bir adam denize bakıyordu. Birden taşıtlara doğ­ru koşuşmalar başladı. Bir bir daha bir... Yaşlı, genç çocuk nefes nefese. Nefes nefese dolu taşıtlar yollara koyuldular- Kadıköy — Fenerbahçe trânvayındaydım, sûzi - dilâra faslı gibi yol alıyorduk. Yol kenarındaki cılız dallı ağaçların ardında, evler bahçeler, bak­kallar ve deniz vardı. Evler, bahçeler, bakkal­lar ve deniz... Denize inen sokağın köşesinde Todori’nin meyhanesi. Üst üste iskemleler, boş ve ıslak masalar aylı geceleri bekliyordu belki. Belki de gecelerin bulutu sarmıştı dört bir yanlarını-
Tranvay benildeyip durdu. îndik. Bir de­nize, iskeleye ve de bir de meyhaneye baktık; Efkâr tepemize yağmurlar yağıyordu.
Durakoduk bir süre ve geri dönüp yola koyulduk. Caddeden sağa sapan dar, toprak bir yol- Elli adım mı, derimki yüz adım ötede sağda- Çömlekler, heykeller, çakıltaşları ve boyluboyunca evin ön yüzünde mozaik bir pa­no. Çıngırak sesi ile açılan bir kapı. Kapının ardında tok ve yalın bir ses: «Merhaba reis.» ve Bedri Rahmi...
Resimler kepçeler, testiler dallar ve kilim­
ler, duvarda raflarda ve yerde- Kırmızı mavi, san yeşil kocaman balonlar, tavanda sıra sı­ra, sıra sıra çiçekler...

Oturduk. Birerde sigara... Sigara parmak­larının arasında eğreti duruyordu. Elleri ya­ralıydı. «Yaralı» sözünün ardından. «Kim? Neden?» gibi sorular gelir hep. Saçma, barut, top tüfek, duman, Savaş alanından biri mi yoksa? Yok hiç biri ama, asit, boya., belki de biraz içki bu yaraların nedeni... içki bir yana, boya bir yana ne de resim bir yana. Yalnız okumakla geçiyor günleri. «Şimdiye değin elin ile çalıştın, bundan sonrada kafan ile çalışırsın kuzum», demiş anası, «öyle ola­cak, diyor. Bıraktığım yazarlığa dönerim bel­ki de-»

Soruları mı düzenliyorum bir yandan. Ede biyat dalından sorulara yer yok bugün. Ozan­lığının resimle ilişkilerine yer yok. «Çatal ka­ram çingenem» den ise hiç söz edilmiyecek. Ne edelim, «Resim özel sayısı» dedik de gel­dik- Gün olur böğürtlenler açarsa, çatal kara­lı çingenelerle gelir gene çalarız çıngıraklı ka­pıyı.

-İlk sorum. Size, «Türk resmi’nin özelli­ği» üstüne bir soru yöneltiyseydi nasıl cevap­lardınız?

-Türk resminden söz edebilmek için za­man daha çok erken, Türk mimarisi, Türk müziği, Türk edebiyatı üstüne söz edebiliriz ama Türk resmi için değil.

-Dün ve bugün önemsenmediği için, yi­tirilmiş, dağınık, fakat yer yer derlenen «Ana dolu halk resimleri» var. Masal kahramanla­rını konu edinen, sanat kaygusundan uzak bu resimleri, Türk resim sanatına katabilirmiyiz?

-Naif resimleri denen bu resimlere dün­yanın her yanında raslanır. Fakat bunları bu­gün Türk resmi olarak kabul etmek yanlış bir harekettir.

-Peki 16 yüzyıldaki Mehmet Siyah Ka­lem için... ;
-Siyah Kalem bir geleneğin devamıdır- Bu gelenek Çin sanatına kadar dayanır-

-Kopukluk ve atlamaları olan bir sa­nat mı, resim sanatımız? Yoksa belirli bir ge­lişim çizgisi var mı?

-Türkiye de resim sanatının başlaması, Avrupada figüratif sanatın sonuna rastlar.

Biz bu bakımdan çok eksiğiz. Batı herşeyi ile batı. Herşeyini en incelerden gelerek izliye- bilmiş, araştırabilmiş, geniş bir gözlem içinde- Biz resmi Beyoğlundan Fatih’e bile götüremi­yoruz.

-Halk sanatı, halkın ürünü, deyip duru­ruz. Halk sanatının — köylü sanatı da dene­bilir buna— bir ülke içinde ki yeri nedir?

-Yüzdeyüz yararlı bir sanattır halk sa­natı. Bugünün dünya resim sanatım ayrışır­sanız % 80 halk sanatı çıkar arkasından.

-Bugün için «köylü sanatının», gene es­ki gücünde, içtenliğinde olduğunu söyliyebilir miyiz?

-Söyliyebiliriz- Fakat yavaş yavaş çözü­lüyor. Aynı motif, aynı duyuş. Oysa o güzelim örgünün boyası kendi yapısı değil. Çarşılar, pazarlardan yapma boyalar alıyorlar- iki gün içinde de solup, ölüyor renk.
-Sanatçılarımız çokluk batı ile ilgi kur­dular. Zorunlu bir ilgiydi bu. Salt batı ile iliş­ki kuran sanatçı, kendi ulusunun yapısından çıkmış mı sayılır? Örneğin, batıdan Matisse ve yer yer hat sanatımızdan etkilenen Kle-

-Matisse. Biz Matisse sevdik ve etkilen­dik. Ben kilim sevgisini ondan aldım. Demek ki usta bir sanatçı (kim olursa olsun), kendi değerlerini bile tattırabiliyor- Eğer onun sa­natı sağlam temellere dayanıyorsa ki o temel, dünyanın temelidir— etkiliyebilir insanı. Evrensel şey bu. Bir başka yazarın yapıtını akıllıca okuyan biri, kendi mahallesini, sokağnı daha iyi tanıyabiliyor. Diyelim ki Matisse, bunları yapmakla kendi ulusunun yapısından çıkar mı?

-Önce Bruxelles de ve bugünlerde Paris de sergilenen «Türk sanatçıları sergisi» için batılı eleştirmenlerin bazıları, bu sergide ulu­sun özelliğini taşıyan belirtiler bulamadıkları­nı yazdılar-,
Sizce, resimde ulusallık sorunu gereklimidir?

-Ben şuna inanıyorum. Bugünkü sanat­çının yaptığı, sanata birşeyler katabilmesidir. Bir fizikçi düşünün. Türk, Yunan, Alman, Fransız- Bu fizikçiye iyi bir fizikçi denebilmesi için, bağlı bulunduğu sanat ya da bilimine ye­ni şeyler katması gerekir. Bunun yapabil­mek için de iyi bir gözlemci olabilmeli insan. Eskini, yenini araştırabilmelisin.

Bugün bir Alman, Ingiliz, İskandinav res­mi var mı ki, bizden ulusal nitelikte resim bekliyorlar.

-Batının bizden beklediği ulusallık ne olabilir öyleyse?

-Bence onlar, Istanbuldan Picr Loti özo.l- likleri arıyor ve istiyorlar. Turistik bir arayış ve bekleme bu.

-Bir sanatçının, eski kültürünü, uygarlı­ğını araştırması gerekli midir? Yoksa, yaladı­ğı ortamın koşullan ile yetinmek yeter mi?

-Sanatçı iyi bir gözlemci olabilmeli. Kendi geleneğini çağı içinde izliyebilmelidir Bunun yanısıra dünya uygarlığı da giıer ko­nusuna. Yoksa salt kendi ortamı içinde bulun­mak, sanatına yeterli olamaz.

-Anadolu halk motiflerinden etkilen­miş bir sanatçısınız. Bu etki aktarmacılık de­ğil de, düğünce ve esin olarak- Kendi resim kişiliğiniz içindeki yeri nedir bunların?

-Ben kilimde, herşeyden önce görülme­miş nakışların bir araya geldiğini gördüm. Otolar dört beş renk ile senfoni denilecek şey­ler yarattılar. Mektep medrese görmemi; biri, yapacağı kilimi so-n ilmiğine kadar kafasında taşıyabiliyor. îmrenüecek şey bu- Ben bunu kıskanıyorum ve diyorum ki;
Yapacağım, işliyeceğim konuyu bu kadar düzenli taşıyabilmeliyim. Etkim burada.

-Resmin yanısıra büyük bir uğraşı mo­zaik çalışmalarınız var- Resmin yanısıra mo­zaik çalışmayı gerektiren nedenleri açıklar mısınız?

-Mozaik yapmadan çok önceleri puantist (noktalama.) resimler yaptım- Yurt gezileri­nin çoğu bu resimlerle doludur. Mozaik parça­ları bizde yapılır yapılmaz, ona yöneldim.

Bu sanat dalında beni saran şey şu: Büyük yüzey- Tek açıdan bakmak ve uzaktan bak­mak. Mozaik panonun yanma gittiğiniz za­man, göz alanınıza o büyük yüzeyden yalnız bir bölüm gireccktir. Bu bölüm ise renkli bir­kaç taştan başka birşey değildir. Ama uzak­laştıkça, o renk cümbüşü belirmeye başlar- Gözönünde büyük bir cümbüş vardır artık. Bakış olarak önemli bir sanat dalı bu.

-Biraz da Eren hanım için... Eren ham­ının resim çizgisi ise daha ayrı, sizinkini karşın- Çalınmalarınızda birbirinizi eleştirdiğiniz oluyor mu? Eren hanımın çalış­malarından söz edermisiniz biraz?

-Eren’in bütün özelliği portrede. Çok az sanatçıda gördüğüm bir titizlik ve ba;an var. Mümkün olsa elli portresini bir araya ge­tirir ve bir sergi düzenlerdim. Ama yerleri dağınık- Kirnde, nerede olduğu belli değil. Bu­gün avrupa da bir portre sergisi açılsa, başta gelen bir sergi olur Eren'in portreleri. Şimdi renge yöneldi. Arada bir iki portre yapıyor.

-Yeni çalışmalarınıza gelince.

-Yeni olarak, Amerikada bir kaç sergi açtım. Kemen hemen dört yıldır renge yönel­dim. Rengi çok boşlamıştım. Biçim’e önem verdiğim kadar renge önem veriyorum şimdi- Renk dili henüz, biçim dili kadar yaygın bir çevreye seslenmiyor. Yunus’un bir sözü var: «Bir söz söylemek gerek, melekler dahi bil­mez onu.»

Her ressamın yepyeni renkler bulması gerekir. Alışagelmiş malzeme ile yeni renkler bulan sanatçı var- Amerikalı ROTHCO. Büyük boyutlara yeni değerler verebiliyor.

Alışılagelmiş malzeme dışında yeni renk­ler. Boyayı karmak için ne kadar zaman tüketiyorsam, tuvalimi hazırlamak içinde o kadar zaman tüketiyorum. Bunun için kağıtları bu­ruşturarak bir doku elde ettim- Diyebilirim ki yeryüzünde ne kadar kağıt varsa denedim hepsini. Sonra muşambaları buruşturdum. Daha sonrada bu dokuyu doğrudan doğruya palet bıçağı ile boya kalınlığında aradım.

İki yıl önce Amerikada bir malzeme bulmuş­tum. Modlaj atölyelerinde kullanılan diş ma­cunu kıvamında bir pastel bu. Bu pastel’i çe­şitli zeminler üstünde denedim. Toz, mai, bo­ya ve pasta halinde. Şimdi öğrendimki bu bo­yayı yasak etmişler Amerikada-
Demekki renk kolay değil biçim gibi reis- Renk kimya bence.

-Öz ile biçim'in birbirine göre sınırları nedir? Öz’e burada renk diyebiliriz...

-Ben kare derken, kare içinde ki; mavi, sarı renk önce gözüksün, derim. Sonra da o kare belirsin. Şimdiye kadar biçim ile başla­nılmış. Oysa bence, renk öncelik tamr.

-Son sorum, önce bir sanatçı ve sonra ra öğretici olarak, günümüz genç sanatçıları için neler düşünüyorsunuz?
-
İki buçuk yıldır yurt dışındaydım- Fa­kat birkaç genç ile karşılaştım. Çini sergileri önemliydi. Övündüm, kıvanç duydum. Geçen yılın sergilerinden bütününü gördüm- Eskiden bize avrupadaki şeyler 10-15 yıl gecikerek gelirdi. Bugün ise gençler günü gününe izliyebiliyorlar, batıyı.
Fakat ne olursa olsun, 30 milyonluk bir Türkiye için 30 kadar ıessamın oluşu utanı­lacak kadar az.
Türk sanatından bahsedebilmek için, kö­ye kadar dilim varmıyor ama kaza merkezle­rine kadar gitmedikçe, Çemişkezek de küçük bir galeri açılmadıkça, Türk RESMÎ’nden sözetme biraz zor bence...
Gene çıngıraklı kapı. Karanlık bir gökyü­zü sonra. Yele katılıp yokolan bir yağmur Yok olan bir deniz! Sokak lambalarının ışığı ile parıldayan tranvay rayları. Evlerde ölgün ışık Gökte yıldızlar ve saman yolu...
Resimler kepçeler, testiler dallar ve kilim­ler, duvarda raflarda ve yerde- Kırmızı, mavi, sarı, yeşil kocaman balonlar, tavanda sıra sı­ra evde kaldı, kapanan kapılar ardında. Sıra sıra çiçekler ve dilinimde Yunus «Bir söz söyle­mek gerek, melekler dahi bilmez onu...»
BEDRİ RAHMİ — GÜROL SÖZEN
YELKEN — ŞUBAT 1964

 

Son Düzenlenme Perşembe, 14 Mayıs 2020 23:27

Kendi sitesinde yabani ot ektim. Fırtına Tanrısı benden sonra kral olan ve Hattuşa'ı yerleştiren herkesi vursun!

ANITTA ANLAŞMASINDAN

Hattuşa, Hititlerin Geç Tunç Çağı krallığının kraliyet başkentidir. Eski metinlerde Hatti Ülkesi olarak adlandırılan bu krallığın tarihi, MÖ 17. yüzyıldan başlayarak M.Ö. 12. yüzyıl başlarına kadar neredeyse beş yüzyıldı. Hitit imparatorluğu zirvesinde Anadolu ve Kuzey Suriye'yi Fırat nehrine ve Mezopotamya'nın batı saçaklarına kadar uzattı. Bu imparatorluğun kalbi olan Hattuşa, kuzey-orta Anadolu’da, modern Türkiye başkenti Ankara’nın 160 km (100 mil) doğusunda, Boğazköy’ün (Boğaziçi) yanında. Gelişiminin zirvesinde 185 hektardan daha büyük bir alanı kaplayan Hattusa, antik Yakın Doğu'nun en büyük şehir merkezlerinden biri haline geldi.

Salı, 24 Eylül 2019 07:00

Akademik Çalışmalar

Yazan

Güneydoğu Türkiye'de küçük ölçekli bir kült merkezi: Harbetsuvan Tepesi

  • Bahattin Çelik - Aradahan Üniversitesi
Anahtar Kelimeler: Çanak Çömleksiz Neolitik, T şeklinde sütun, Karahan Tepe, Göbekli Tepe, kült merkezi

Soyut, Özet

Bu yazıda Karahan Tepe'nin 7km güneybatısında bulunan küçük ölçekli bir uydu yerleşimi olduğunu düşündüğümüz Harbetsuvan Tepesi'nin bulguları değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Kağıt ayrıca, bölgeyi bitişik bölgelerdeki PPN yerleşimleriyle karşılaştırarak Harbetsuvan Tepesi'nin benzer özelliklerini göstermeye çalışmaktadır. T biçimli sütunlara sahip Harbetsuvan Tepesi'ndeki yüzeyde gözlenen son bir keşif olan yuvarlak planlı bir binanın kalıntıları özellikle dikkat çekicidir. Göbekli Tepe'de 'Enclosure F' ile benzer özelliklere sahip olan bu binanın kalıntıları, yuvarlak planlı binaların halen erken PPNB döneminde kullanımda olduğunu gösterdiği için son derece önemlidir.
 

A small-scale cult centre in Southeast Turkey: Harbetsuvan Tepesi

  • Bahattin Çelik - Aradahan University
Keywords: Pre-Pottery Neolithic, T-shaped pillar, Karahan Tepe, Göbekli Tepe, cult centre

Abstract

The present paper aims to assess the finds from Harbetsuvan Tepesi, which we consider a small-scale satellite settlement located some 7km southwest of Karahan Tepe. The paper also endeavours to show analogous characteristics of Harbetsuvan Tepesi by comparing the site with PPN settlements in adjacent regions. The remains of a round-plan building, a recent discovery observed on the surface in Harbetsuvan Tepesi, which features T-shaped pillars, is particularly notable. The remains of this building, which has characteristics analogous to ‘Enclosure F’ at Göbekli Tepe, is extremely important, as it demonstrates that round-plan buildings were still in use during the early PPNB period.
Page 1 of 37

Joomla Hata Ayıklama Konsolu

Oturum

Profil Bilgisi

Bellek Kullanımı

Veritabanı Sorguları